TUĞCU KÖYÜNÜN HİKAYESİ
22.06.2008

Mefewud Nartan

    Tüm Kafkas halklarının üzerine inen karabulutlar, kıyı boyunda Shapsughların ve Wubıhların üzerine bir başka çökmüştü.

    Sürgün öncesi savaşlarda en çok kırılan halklardan olmuşlardı. En güzel topraklarda yaşayan, en çok kırılan insanlardı. Denizi ve dağı, maviyi ve yeşili birlikte izlerlerdi. Uzun bir süre dağların tepesinden izlediler mavi denizlerini.

      Kenarında gezinemediler.

     Uzun süre savaştılar.

     Sürgün başladığında mavi karaya, kara denize dönüşmüştü artık. At sırtında uzaktan izledikleri kıyıya, sürgün gemilerine binmek üzere, atsız, yayan, perişan inmişlerdi.

    Tuğculular, şimdiki liman kenti Novorosisk, eski adıyla Tsemez’in dağlara doğru uzanan eteklerinde yaşarlardı. Sürgün trajedisi başladığında en çok kıyıda yaşayan Shapsughlar kıyılardan ayıramamışlardı gözlerini. Gözlerini, her şeylerini, yüreklerini kıyıda bırakmışlardı.

     Her gelen gemi dolup taşıp gidiyor, her gemide bir aile tekrar parçalanıyordu. Bir sülalenin yarısı bir gemide, diğeri diğer gemide kalıyordu. İnecekleri yer ise gemilerde ezberletiliyordu.

    “Samsun’da inecek, Samsun’da inecek,
    Samsun’da inecek, Samsun’da inecek”

      Samsun'a gelene kadar gemide kimi görseler bunu söylediler. Türkçe konuşan herkes ne sorarsa sorsun bir tek cevapları vardı;

    “Samsun’da inecek, Samsun’da inecek.”

    B ir grup Samsun'da inecek, bir grup İstanbul’a devam edecek, kalanlar ise boğazlardan geçip tarihin içinde kaybolacaktı.

    İstanbul, Samsun ve Bulgaristan’ın Varna limanı Shapsugh sülalelerini üçe bölerken, param parça aileleri bir birini asla tanımayacak kadar uzaklara atıyordu.

    Tuğcu köyünü kuranlar Samsun'da indiler. Gemilerde ölüleri vardı. Ölülerini Çarşamba'da gömdüler. Mezarlarının başından ayrılmayanlar Çarşamba’da kaldılar. Gidenleri unuttular, gidenlerde onları unuttu şimdi hiç biri birbirini tanımıyor.

    Bir kısım Anadolu’nun içlerine doğru ilerledi. Bu ilerleyiş tüm göç hikayelerinde olduğu gibi, nereye gideceğini bilemeden zaman zaman bilmedikleri arazide daireler çizerek, hastalanarak, kaybolarak, konaklayarak uzun yıllar aldı. Anadolu’nun tam ortasına geldiklerinde Çorum’un Sungurlu ilçesinin beş kilometre yakınında kuytu bir derenin içine kendilerini atacak kadar takatleri kalmıştı.

     Hep düşünmüşümdür. Saklanmış gibi duran bu köy, niye bu derededir. Kim bilir, belki su kenarı oluşundan, belki yorgunluktandır.

     Tuğculuların kıyıda başka gemilere bindirilen akrabaları, başka bir ülkede, başka bir limana çıkmışlardı.

     Bulgaristan’ın Varna limanı.

    Balkanlarda geçen kanlı, savaşlı yıllar, onlar için başka bir trajedi olmuştu. Bulgaristan’daki akrabalara 1879’da 300 bin Çerkes'le birlikte Osmanlı'ya gönderilmesi ile birlikte onlara da Anadolu yolları gözükmüştü.

     Göç, her yerde göç.

     Ve göç yolları her yerde aynı.

    Bildiğin tanıdığın karşı köye yerleşmek gibi değil ki. Bilmediğin topraklarda savrulup durmak.

    Varna limanı sonrası, başka bir göç hikayesi ile İzmir limanı.

    İzmir'de döküle saçıla, yollarda kalarak, Afyon'a kadar yol boyu köyler, birbirini tanımayan sülaleler.

    Şimdi sorarsanız Tuğcu köyü Çorum Sungurlu'da.

    Akrabaları Afyon'da, İzmir’de.

    Ölüleri Kafkasya’da ve Çarşamba’da.

    Samsun'da, Varna’da, Karadeniz’de, Marmara’da ve bizim köyün mezarlığında.

    Bense başka bir sürgün.

    Köylü beni tanımaz, ben köylüyü bilmem ama söz verdim. Sessiz bir kaçak gibi gideceğim. Yüksek tepede “mekdep dame”nin önündeki kara taşa oturup, akşam üstü ışıkları izleyeceğim. Varna’dan, Çarşamba’dan, Afyon'dan, İzmir’den ve bu yaz kıyısında gezindiğim Kafkasya’dan selam götüreceğim. Bir tek çocukluk arkadaşım Fatih’i göreceğim.

    Sonra, çekip gideceğim.

circassiancanada.com'dan alınmıştır

anasayfa dön              Makalelere dön